BU KADAR CEHALET İÇİN "AYDIN" OLMAK ŞART MI?

Şükrü HÜSEYİNOĞLU


Üzerinde yaşadığımız topraklar bilgi ve kültür anlamında öylesine çoraklaştırılmış, öylesine çölleştirilmiş ki, köşe başlarını tutmuş koca koca adamların "Bu kadarına da pes" dedirten saçmalamaları artık vaka-i adiyeden oldu. Özellikle de İslami konularda beylerin, ağaların cehaleti paçalarından dökülüyor. Harf inkılabı adı altında bir günde kitlesel olarak ümmileştirilip tüm geçmiş birikimiyle irtibatı koparılan bir toplum için bu durum çok da anlaşılmaz bir şey değil doğrusu. Fakat toplumdaki bilgisizlikten daha vahim olanı, bürokratik, medyatik ve politik köşe başlarını tutmuş zevatın bilgisizlikten de öte yanlış ve çarpık bilgilerle donanmış olmasıdır. Hal böyle olunca kırılan potların, devirilen çamların ardı arkası kesilmiyor, kargaları bile güldürecek kara cehalet örnekleri "kamusal alan"da birbiriyle yarışıyor. Birkaç ay önce Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz, verdiği bir röportajda kendisinin de içinde bulunduğu medya kesimini "din cahili" olarak nitelemişti. Bunda kuşku yok fakat cahili olduğu din konusunda en fazla konuşan, yorum yapan, ahkam kesen, hatta ortaçağın katolik papazlarına özenip din adına insanları aforoz etmeye kalkan da bu medyadan başkası değil!

İnsan bir konuda bilgi sahibi değilse üzeine düşen o konuda susmasıdır. Fakat bu memlekette bu böyle mi? Susmayı geçtik, boş tenekeden çok ses çıkması misali hangi konu gündemde olursa olsun o konuda en çok konuşanlar konuyla ilgili en az yahut da yalan yanlış bilgi sahibi bulunanlar oluyor. Bu, birkaç yıl önce Adapazarı’ndan gelen şu fıkra gibi haberdeki olaya benziyor: Adapazarı Devlet Hastanesi’nde görevli bir sağlık memuru, “İşim var, birkaç saat yerime idare et” diyerek, sağlık memuru olmayan bir arkadaşını yerine emanetçi bırakmış, olan da bundan sonra olmuştu. Sağlık memurunun “emanetçi” arkadaşı, emanetçiliği unutup hemencecik sağlık memurluğuna soyunmuş, elindeki kesiğin dikilmesi için hastaneye başvurmuş olan bir hastanın elini dikmeye kalkışmıştı.

Evet, bu olay ayniyle vaki olmuştu ne garip ki. Gerçi bu ülkede öyle garip şeyler oluyor ki, artık bu tür olayları da garipsemeyenlerimiz mutlaka vardır. Unutmayalım ki bu ülke “Tavuktan da kurban olabileceğini” öne sürenlerin, “Futbolculara, teknik direktörlere ve futbol yorumcularına oruç tutmanın farz olmadığını” söyleyebilenlerin, “Kur’an’daki hadis-i şerifler”den dem vuranların köşe başlarını tuttuğu bir ülke. Dolayısıyla ne birkaç saatliğine hastanenin acil servisine emanetçi bırakılan sıradan bir vatandaşın eline iğne iplik alarak ameliyata girişmesine şaşırmalı, ne de dinin en temel ölçülerinden bile bihaber olan bazı kimselerin ilahiyat fakültesi dekanlığı yapmış olmasına ya da medyada din üzerine ahkam kesmesine...
 
Medyanın cehaleti derin
 
Türkiye’de medyanın din konusundaki cehaletini artık sağır sultan bile biliyor. Gerçi anlı şanlı Bab-ı Telli medyasının cahil olmadığı bir alan var mı ki?! Bu medya değil mi ki, ülkenin büyük bir ekonomik krize doğru yol aldığı 2001 yılı başında ekonominin sözde iyiye gittiğine toplumu ikna etmek adına “Pembe Perşembe” manşetleri atmıştı. Tabii bu manşetleri atarken cehaletten daha çok medya patronlarının iktidarlarla girdikleri çıkar ilişkilerinin etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Medyanın “Pembe Perşembe”, “Ekonomide bahar havası” manşetleri attığı o dönemin finalini hepimiz hatırlıyoruz: 2001 Şubat ayında patlak verip büyük bir devalüasyonla neticelenen ve on binlerce iş sahibinin iflas ettiği, rantiyeciler hariç tüm toplumun varlığının yarısını bir günde kaybetmesine yol açan büyük ekonomik kriz...

Krizin hemen öncesinde, toplumu Ecevit hükümetinin ekonomiyi iyiye götürdüğüne inandırmak için “Pembe Perşembe” manşeti atan holding gazeteleri kriz patlak verince ne mi yapmıştı? Pişkinliklerinden hiçbir şey kaybetmeden “Çara Çarşamba” manşetleri atmışlardı bu kez de.

Biz asıl konumuza dönelim. Yani Bab-ı Telli medyasının din konusundaki cehaletine. İnsanların, Allah için varlıklarını adamasının sembolleştiği zaman dilimi olan Kurban Bayramı’nı yaşadığımız geçen ay medyada yer alan bazı yorumlardan söz etmek için inanın cehalet kavramı bile yetersiz kalıyor. Bu oranda bir cehalet, ancak İkitelli medyasında bulunur, dersek yeridir doğrusu.
 
“Hac bu yıl da bayrama denk geldi”

 
Biliyorsunuz, medyanın en gözde “hoca”larından biri olan Zekeriya Beyaz, geçtiğimiz yıllarda yine bir Kurban Bayramı öncesinde katıldığı bir tv programında “Tavuktan da kurban olur” diyerek gülünç duruma düşmüş, tabir yerindeyse cehaletin zirvesine yerleşmişti. İslam dünyasında epey bir alay konusu olmuştu Beyaz'ın bu cehaleti...

Anadolumuzda güzel bir söz vardır: “Kılavuzu karga olanın burnu çöplükten kurtulmaz” diye. İşte kılavuzu Zekeriya Beyaz gibi "yarım hoca"lar olan medya da bir türlü cehaletten kurtulamıyor, din söz konusu olduğunda pot üstüne pot kırıyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda bir medya organı aynen şu cümleyi kurabilmişti: “Bu yıl da hac, Kurban Bayramı’na denk geldi.” Oysa çocuklar bile biliyor ki, Kurban Bayramı ile hacc hiç birbirinden ayrılmamıştı ki!

Daha geçtiğimiz ay bir medya organı da (Akşam gazetesi diye hatırlıyorum), bir resmi kurumla ilgili ispiyonculuk yapıyım derken şu başlıkta bir haber yapmıştı: "Resmi kurumda toplu cuma namazı!" Haydi çıkın işin içinden! Muhabir cuma namazının adı üstünde topluca kılınan bir namaz olduğunu bilmiyor, böyle bir haberi yazıp yazı işlerine veriyor. Yazı işleri editörleri bu haberi okuyup spotunu ve başlığını şekillenditiyor. Nihayet genel yayın yönetmeni de bu haberi okuyup beğeniyor ve birinci sayfaya çekiyor. Yani ortada ferdi bir cehaletten öte kollektif bir cehalet söz konusu.  

"Sayın Ebu Cehil"

Aslında din söz konusu olunca Türkiye’de yalnızca medyanın cehaleti sırıtmıyor. Türk sinemasının güya İslam hakkında yaptığı filmleri göz önüne aldığımızda, cehaletin her yerden taştığını bir kere daha görürüz. Yıllar önce Ahmet Kekeç’in bir yazısında okumuştum. İslam’ın ilk yıllarını anlatma iddiasındaki bir Türk filminde, Müslümanların üzerine yürüyen müşrik ordusundan bir grup asker, Ebu Cehil’e (Amr bin Hişam) gelerek, şöyle sesleniyorlardı: “Sayın Ebu Cehil, Müslümanlar buraya doğru geliyor!”

Tahmin ediyorum, buradaki “sayın” ifadesi sizi epey güldürdü. Fakat asıl komik olan, müşriklerin ağzından “Ebu Cehil” ifadesinin kullanılması. İslam tarihiyle ilgili herhangi bir kitap okuyanlar, o kişinin isminin Amr bin Hişam olduğunu, Ebu Cehil isminin ise Müslümanlarca kendisine uygun görülüp kullanıldığını bilirler.      
 
“Kur’an’daki hadisler”
 
Yıllar geçiyor, uzay çağı yerini bilişim çağına bırakıyor, fakat Engin Noyan'ın isabetli şekilde "cahiliye medyası" olarak vasfettiği holding medyası cehalet konusundaki formundan hiçbir şey kaybetmiyor. Her daim gazete köşelerinden ve ekranlardan cehalet taşmaya devam ediyor. İşte medyadan birkaç cehalet örneği:

Sabah gazetesinde yazan Savaş Ay, 14 Ocak 2005 tarihli köşesinde yer alan “Hacca gidip şeytan taşlamanın aslı faslı var mı?..” başlıklı yazısında din konusunda ne kadar cahil olduğunu açıkça ortaya koyan ifadeler kulanmıştı. Savaş Ay’ın, “Şeytan taşlamanın aslı olmadığını, Kur'anda buna dair bir hadis-i şerifin bulunmadığını söylüyorlar” şeklinde kargaları bile güldürecek bir bilgisizlik abidesi ifade kullandığı bu yazısı, medyadaki cehaletin son örneklerinden biri oldu. Yazının yayınlanmasından sonra okuyuculardan gelen tepkiler üzerine Savaş Ay, 16 Ocak’taki yazısında, bu cehaletini itiraf eden şu cümleleri kullandı:

“Hani geçenlerde Hac'da Şeytan Taşlama meselesini yazdım ya. İşte orada "Kuran'da yazılı olmayan hadis" diye bir cümle kullanmışım. Önce ananemden, sonra üst kat komşumuz Hacer teyzeden, son olarak da bindiğim taksinin şoföründen zılgıtı yedim. Gelen birkaç e-mail'de ise bu konuda ne kadar zır cahil olduğum gayet kibar bir üslupla yüzüme vuruluyordu. Boşuna "yarım doktor candan, yarım hoca imandan eder" dememişler. Bilmediğim konularda danışıp, soruşturmadan kalem oynatırsam işte böyle madara olurum. Neticeten, düzeltir özür dilerim.”

Bundan birkaç yıl önce de medyada oruç ibadetiyle ilgili cehalet dolu yazı ve yorumlara şahit olmuştuk. Ramazan ayında medyanın gündemlerinden biri de “futbolcular ve oruç” üzerineydi hatırlarsanız. Tabii konu din olunca medyadan yine cehalet üstüne cehalet sadır olmuştu. “Kambersiz düğün olmaz” misali yine Zekeriya Beyaz başroldeydi medyada yapılan tartışmalarda. Tartışma diyorsak, medya bu tür programlara öyle dediği için, yoksa ne bu tür bilgi ve ciddiyetten yoksun programların tartışmayla bir ilgisi olabilir, ne de ne iş yaparsa yapsın bir Müslüman için oruç tutmanın farz oluşu tartışmaya açık bir konudur. Söz konusu programlarda amaçlanan toplumu bilgilendirmek filan değil, reyting elde etmektir, o kadar.

İşte bu tür programlardan birinde “tartışmacı”lardan biri olan spor yorumcusu Gökmen Özdenak, cehalet örneği şu cümleyi kurabildi: “Kur’an-ı Kerim’deki hadislerde deniyor ki, ne başkasına ne de kendinize haksızlık yapınız.” Şimdi bu cümledeki cehaletin hangi birini düzeltelim? Birincisi çocuklar bile Kur’an’da hadis değil ayetler olduğunu biliyor, fakat din hakkında konuşmak için kamuoyunun karşısına çıkan bu medya cahilleri bilmiyor, görüyorsunuz. İkincisi oruç tutmak yüce Allah’ın tartışmasız emridir. Oruç tutan insan kendisine haksızlık değil hem dünyevi açıdan hem de uhrevi açıdan kendisine büyük bir iyilik yapmış olur.
Gökmen Özdenak, bu cehalet eseri ifadeleri kullandığı programda kendisi ve benzerlerinin akıl hocalığını yapan “tavuktan kurban”ın mucidi Zekeriya Beyaz’a da övgüler dizmekten kendini alamadı. Ona göre dini en iyi Zekeriya Beyaz yorumluyordu! 

Bu da diplomat namazı!

Ahmet Turan Alkan bir kaç ay önce köşesinde bir arkadaşının tanık olduğu şu akla ziyan hadiseyi aktarmıştı: "Bu hikâyenin kahramanı, Suudi Arabistan’daki dış temsilciliklerimizde görevli dinî müşavirlerimizden (ataşe) birisidir. Müşavirimiz (tahminen Cidde ve Riyad’da olması gerekir) vazifesini sürdürmekte iken diz kapağında romatizmal bir rahatsızlık başlayınca doktordan rapor alarak Türkiye’ye gelir. Henüz rapor süresi bitmeden Suudi Arabistan’daki âmiri (o da “Büyükelçi Filanca” olsun) müşavirimizi telefonla aratır ve “Başbakan Özal buraya geliyor; soracağı ve ziyaret edeceği yerlerde senin yardımına ihtiyacım var. Acele gel” diye ricada bulunur. Müşavirimiz hemen uçağa atlayarak görev yerine döner. Turgut Özal, Suudi Arabistan’a gelir; karşılanır, resmi ziyaretler yapılır. Bizim müşavirimiz Başbakan’ın heyetindeki araba konvoyunun arka sıralarında yer almaktadır. Derken bir telsiz anonsu duyulur.
- Başbakanımız program dışı bir ziyarette bulunmaya karar verdi. Filan semtteki falanca camiide namaz kılacak. Hep birlikte oraya gidiyoruz.

Yola koyulmadan önce Büyükelçimiz, müşaviri çağırır,

- Hocam, yanımdan ayrılma; senin tecrüben büyük, bana yardımcı ol.
- Hay hay efendim, ne gibi yardım meselâ?
- Yav, ayıptır söylemesi, ben abdest namaz filan, küçükken birkaç kere başıma gelmişti; ama unutmuşum, ne yapsak ki?
- Kolayı var âmirim; ben ne yaparsam taklid ediniz, hallederiz!

Cami avlusundaki şadırvandan abdest alınır; camie girilir. Özal önde, bizimkiler geri safta namaza dururlar. Büyükelçi yan gözle mütamadiyen bizim müşaviri kesmekte ve o ne yaparsa taklid etmektedir. Küçük ama önemli bir ayrıntı: Müşavirimizin dizindeki rahatsızlık henüz geçmediği için namazda otururken sol bacağını ileriye uzatmak zorunda kalmaktadır! İlk rekât, iki, üç derken son rekâtın ka’desine (oturma faslı) geçilir, müşavirimiz sağına selam vererek başını çevirir, ne görsün? Büyükelçi sol bacağını ileriye doğru uzatmış durumdadır! Ağlayım mı güleyim mi, diye kararsızlaşan müşavir soluna döndüğünde daha vahim ve eğlenceli bir durumla karşılaşacaktır; çünkü solundaki Elçilik personelinden oluşan beş-altı kişinin hepsi birden sol ayaklarını kıbleye doğru uzatmış vaziyettedirler!"

Kurban için vekalet verecek ama noter kapalı!

Anlı şanlı darbecimiz Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olduğu dönemde damadıyla yaşadığı bir kurban macerası yansımıştı kısa bir süre önce basına. Bir Kurban Bayramı arefesinde sofrada damadından, "Yarın mahallenin hocasına vekalet ver de bizim adımıza kurbanımızı kesiversin" ricasında bulunan netekim paşa, ertesi akşam damadından kurban işinin akibetini öğrenmek istediğinde aynen şu cevabı alacaktır: "Babacığım bugün cumartesi olduğu için noterler kapalıydı. Bu yüzden vekalet veremedim!" Evren'in, ilköğretm okullarında mecburi din öğretimini bu olay üzerine gündeme getirdiği rivayet edilir.

Netice-i kelam, Türkiye'deki bilgisizlik ve özellikle de İslam söz konusu olduğunda bilgisizlikten de öte bir kara cehalet ve üstüne üstlük bir de malumatfuruşluk bürokrasiden medyaya, diplomasiden politikaya etki sahibi kesimlerde akla ziyan boyutlarda. Belki bu cehalet maskaralarına denilecek en anlamlı söz şu olacaktır: Bilgisizliğinizi anlıyoruz ve hatta bir yere kadar hoş görneye de razıyız. Fakat yarım yamalak hatta çarpık çapraşık sözümona bilgilerle malumatfuruşluk yapmanıza tahammülümüz kalmadığını bilmelisiniz. Artık sizin saçmalıklarınıza gülecek dermanımız da kalmadı, bunu bilmelisiniz!

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN