CAMİ AVLUSUNDAKİ LAİK REJİM

Şükrü HÜSEYİNOĞLU


Turhan Selçuk’un, üzerinde “T.C.” yazılı bir kundağın cami avlusuna terk edilişini resmeden karikatürünü hiç unutmam. Yılını hatırlamıyorum, fakat cami avlularına terk edilen bebeklere nisbetle, laik Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminin “dindar” kadroların eline geçmesine dair bir ironi olmalıydı Turhan Selçuk’un bu çizgisi.

Cami avlusuna terk edilmiş T.C.! Yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan söz konusu karikatür bugüne dair de bir şeyler söylüyor bizce. Paradigması çöken ve 28 Şubat sonrası memurunun maaşını bile veremez duruma gelen laik rejimin (17 Ağustos 1999 Marmara depremi için yurtdışından gelen 500 milyon dolarlık deprem yardımı, memur maaşı ödemesinde kullanılmıştı), 2002 yılı sonrasında “dindar” kadroların elinde yeniden hayat bulduğunu gözlemledik hep birlikte.

Kısacası 2002 yılında bir kere daha cami avlusuna terk edilen laik rejim, cami cemaati tarafından bir güzel bakıldı, büyütüldü ve küresel rekabet yapacak bir noktaya getirildi. Şimdi de 2023 yılındaki 100. doğum yılına hazırlanıyor, cami cemaati tarafından!

Peki 28 Şubat sonrası iyice takattan düşen ve bu sebeple terk edildiği cami avlusunda, cami cemaati tarafından sahiplenilip bakımı üstlenilen, büyütülüp canlandırılan T.C. nasıl bir organizmadır? Değer yargıları, kurgusu, işleyişi neye tekabül etmektedir?

Taksim’de bira şişeleriyle T.C. yazan Gezi eylemcisi bir grubun bu organizmaya yüklediği anlamla, onu “devlet-i ebed müddet” algısı içinde görüp kutsal bir yapı olarak addeden muhafazakâr kesimin yüklediği anlam tabii ki çok çok farklıdır. Lakin subjektif olarak T.C. neye tekabül etmektedir?

Biz bu yazıda bu sorunun cevabı bağlamında sistemin temelini teşkil eden kurucu irade ve kurucu paradigmayı değerlendirmek yerine, sistemin kurumsal yapısı ve bu kurumsal yapıya dayalı mevcut işleyiş biçimi üzerinden izahta bulunmaya çalışacağız.

Bugünlerde kamuda başörtüsü serbestliği düzenlemesi üzerinden ulusalcılarla muhafazakâr demokratlar arasında sistemin mahiyeti üzerine bir tartışma yaşanıyor biliyorsunuz. Bu düzenlemenin laik cumhuriyetin tasfiyesi anlamına geldiğini söyleyen CHP’nin ulusalcı milletvekillerine cevaben Başbakan, “Bu cumhuriyet 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta kurulmadı” ifadelerini kullanıyor ve 1920’de ilk meclisin açılışı öncesi yapılan dua törenine atıfta bulunuyor.

İşin doğrusu o ki, mevcut cumhuriyet evet 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta kurulmadı, fakat 23 Nisan 1920’de de kurulmuş değil. O açılış töreninin, birkaç yıl sonra türlü entrika ve baskılarla bu meclisi feshedip asıl kurucu meclisi teşkil edecek olan Kemalist kurucu irade açısından tıpkı Balıkesir Zağanos Paşa Camii hutbesi gibi o an için gerekli bir mizansenden ibaret olduğu bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti rejimi, laik ulusalcı Kemalist iradenin 11 Ağustos 1923’te teşkil ettiği kurucu meclis (2. Meclis) eliyle 29 Ekim 1923’te kurulmuştur. 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta kurulmamışsa da, bu darbelerin ardındaki iradeyle rejimin kurucu iradesinin aynı dünya görüşünü ifade ettiğini vurgulamak gerekir. Zaten 2. Meclisin teşkili ve onun üzerinden cumhuriyetin ilanı da 1. Meclise yönelik bir darbenin neticesi gerçekleşmiş değil midir?

Kemalist kurucu irade tarafından başından itibaren laik ulusalcı temelde kurgulanan ve adım adım bu zeminde kurumsallaştırılan cumhuriyet rejiminin mahiyetini anlamak için, üzerinde “T.C.” mührü taşıyan kurumlara bakmak yeterli olsa gerektir. “T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı”, “T.C. Ziraat Bankası”, “T.C. Milli Piyango İdaresi”... Bunların yanı sıra sertifikalandırılmış ve vergilendirilmiş olarak valilikler nezaretinde faaliyet gösteren resmi fuhuşhaneler…   Tabi “vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” seküler akidesinin bu durumda ne ifade ettiğini de hatırlamak lazım!

Diyanet İşleri Başkanlığı ile faiz ve kumar kurumlarını aynı mühür altında buluşturan bu kurgu ve işleyiş sizi ne anlatıyor? Benim anladığım kadarıyla sistem böylece demiş oluyor ki; “Bu ülkede namaz da kılınacaksa, kumar da oynanacaksa, faiz de yenecekse, dahası fuhuş da yapılacaksa bu benim nezaretimde, benim belirlediğim sınırlar ve çerçeve dahilinde yapılacaktır.”

İşte, herkesin kendince tanımlamaya kalkıştığı, kimisinin bira şişeleriyle sembolize ettiği, kimisinin ise “İslam’ın son kalesi” şeklinde nitelendirip kutsallık atfettiği “T.C.” markasının somut ve cari karşılığı bu. Yüce Allah’ın pak dini ile faiz ve kumarı aynı mühür altında bulundurma iddiasındaki bir paradigmanın varlığından söz ediyoruz.

Şimdilerde Müslümanların bu temel gerçekleri unutarak, bu sistemle akideleri arasındaki asla tamir ve telafisi mümkün olmayan doku uyuşmazlığını göz ardı ederek, açılım politikaları üzerinden sisteme dair tevhidi duruşlarını terk etmekte olduklarını görmek bizleri üzmektedir. İslami dönüşümün, ancak temel bir akidevi red ve inşa süreciyle mümkün olduğunu, hakla bâtılın birbirine bulandığı süreçlerden Rabbimizin razı olacağı İslami bir netice beklemenin beyhûde olduğunu, düne kadar bu gerçekleri dile getiren birçok Müslümana bile anlatamıyoruz artık.

Yazımızı Rabbimizin beyanıyla noktalayalım:

"Dinde zorlama yoktur. Hak, bâtıldan apaçık ayrılmıştır. Kim tağutu reddedip, Allah'a iman ederse, muhakkak ki o kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Bakara, 2/256)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN